27 Ağustos 2013 Salı

Eskici

Hiçbir şey eskisi gibi olamıyor. Sanki eskiler hep daha güzel. Sanki eskiden yaşanan şeylerin yerini bir daha hiçbir şey dolduramayacak gibi. Geçip giden zamanın kıymetini bilemediğimizden belki de. Güzel şeyler olup da zaman geçtiğinde hala o güzellikte yaşamaya çalışmaktan belki. Oysa ki iyi tecrübelerin yerini daha iyileri alabilir hep. Fakat "keşke"ci olarak her yaptığımızdan pişmanız. Güzel şeylerde bile. "Keşke o zamana geri dönebilsem" "Keşke yine aynı şey olsa" "Keşke hep o günde kalsaydık" .... Bu pişmanlıklardan önümüzü göremiyoruz bazı zamanlar. Belki de şu anı yaşamayı becerebilsek eskiler hep yeni olacak. Geçmişteki mutluluklardan alabilsek gözlerimizi, ilerideki ufku görebileceğiz. Saplanmışız körü körüne bazı tarihlere. Belli olaylar, insanlar var aklımızda. Yenileri olmasın istiyoruz, birlikte mutlu olduklarımız hep kalsın. Yenileriyle gelebilecek güzellikler aklımıza gelmiyor hiç. Bazen neden farkında olamayız hayattaki diğer fırsatların..? 100 yaşındaki adam bile geçmiş yıllarını değil de yaşayabileceği bir sonraki güzel günü düşünmelidir bence. Hatta diğer günü bile değil, o günü, o saati... Düşünmeyi bırakıp yaşamalı. Çünkü sadece düşünmekle hayat geçmiyor. Hayat, yaşamamız için verilmiş bir hediye bize. Yaşadığımız anı sevmezsek , nasıl mutlu bir geçmiş bırakabiliriz ilerideki günlere?

10 Haziran 2013 Pazartesi

TÜRKİYE'NİN GÜNAYDIN MESAJI.

(31 Mayıs)
Bugün tarihi bir gün.
Bugün;
Apokaliptik dedikleri gençler, "bilgisayar başında yaşıyorlar" dedikleri gençler uyandı.
Anneler, babalar uyandı.
Dedeler uyandı, nineler uyandı.
Akp'ye oy verenler uyandı.
Müslümanlar uyandı.
Sanatçılar uyandı.
İşçiler, çocuklar, yeni doğmuş bebekler bile bugün uyandı.
Bizi uyandıran şey ise "3-5 AĞAÇ"
O 3-5 Ağacın yıllardır ezilen fidanları...

Önce Gezi Parkı'nda oluştu ilk kıvılcım.
Polis geldi, körükledi. Gazladı, ateşe verdi...
Ateş büyüdü...
Kızılay'a sıçradı. Oradan Gündoğdu'ya.
Oradan Bursa'ya, Antakya'ya, Antalya'ya, Tunceli'ye, Adana'ya, Rize'ye...
Yanmayan il, köy kalmadı.
Ateş giderek büyüyordu.
Sığmadı 81 illi, 957 ilçeli, 35.200 köylü Türkiye'ye.
Ülkeleri aştı, ardından kıtaları.
Avrupa'ya sıçradı. Orayı yaktı kavurdu.
Ardından okyanusu aştı, Amerika'ya sıçradı.
Doğu'ya bulaştı. Japonya'ya, Kore'ye...
Polisin şiddetiydi bu yangını başlatan, tüm dünyayı yakan.
İktidara olan 10 yıllık kin, nefret, düşmanlık, bıkkınlık, bunaltı, sınırlamalar.. besledi yangını.
İktidarın 10 yıllık kini, nefreti, düşmanlığı, bıkkınlığı, bunaltması, sınırlaması.. besledi yangını.
Yangını söndürmek de çıkaranın elindeydi.

Tüm dünya bekledi sabırla.
Şiddetin durmasını; hükumetin barış eli uzatmasını; gazların, jopların susmasını...
Fakat...

Onlar daha da büyüttüler bu yangını.
Fark etmiyorlar mıydı acaba?
Yangın onları da yakıyordu.
Yangın esas ONLARI yakıyordu.

Durmadılar. Şiddetlerini durdurmadılar.
Ölüm haberleri geldi. İşkence, zulüm görüntüleri...
Demokrasi ölmüştü.
Hak ölmüştü.
Özgürlük ölmüştü.
Anayasa ölmüştü.
Basın ölmüştü.
Basın zaten ölüydü, tekrar öldürülmüştü.
Polisler ölmüştü.
Vicdanlar ölmüştü.
İNSANLAR ölmüştü...

Ölümler de durdurmadı canavarları.
Esas ONLAR yakmak istiyorlardı.
Esas ONLAR yıkmak istiyorlardı.
Biber ve portakal gazlarıyla, joplarıyla, tomalarıyla geldiler ilk önce.
Sonra tehditleriyle ve paralarıyla.
Atatürk'ün çocuklarının karşısına geldiler.
Ama bilmiyorlardı...
Tüm dünyayı; pabuçsuz, silahsız, tanksız, tüfeksiz, aç ve sefil bir halde karşısına alan dedelerin, ninelerin torunlarıydık biz.

Elimizde ne tüfek var, ne bıçak.
Elimizde kitap var,
Kalem var,
Fidanlar var dikilmeyi bekleyen...
Yiyecekler var karşılıksız verilen.
Bayraklar var. Bayrak var. Tek bayrak.
Ve en önemlisi, birer eller boş...
Tutulmayı bekleyen eller..
Barışa uzanan eller...
En azından dinlenmeyi bekliyor bu eller.
Çapulcu elleri...
Hayır efendim, hayır.
Sadece o gösterdiğiniz bira şişeleri yok bu ellerde.
Parktaki çadırlarda bahsettiğiniz fuhuş yok.
Saldırdığınız beyinlerde fitne yok, fesat yok, siyaset yok.
Bakmaya tenezzül etmediğiniz kalplerde kötülük yok.
Olsaydı...
Olmazdı. Yok zaten.
Yok işte. Olmaz çünkü.
Biz özgürlüğe, düşünceye, tam bağımsızlığa inanan çocuklarız, gençleriz, anne babalarız, lezbiyenleriz, gayleriz, ateistleriz, müslümanlarız, Alevileriz, Sünnileriz, Çerkezleriz, Kürtleriz, nineler dedeleriz.....
İNSANLARIZ.
Ve size unutturmayacağız, BİZ UNUTMAYACAĞIZ 31 Mayıs'ı, Kızılay'ı, Taksim'i, Adana'yı, Rize'yi, İstanbul United'i, CHP'sinden TKP'sine tek yürekte birleşmeyi, nice Abdullah Cömert'leri...
Çocuklarımız da unutmayacak...
Hayır efendim, unutturmayacağız.

"Hesabını ödeyeceksiniz" dediniz.
Ödenecek bir hesap varsa, sizindir 10 yıllık gecikmiş olan...
"Ümüğümüzü sıkacak" o elleriniz, kanlı elleriniz...
Uzak dursun bizden.
Biz savaşmaya mı geldik? Evet...
Ama silahlarla, sopalarla, parayla değil.
Düşüncelerimizle, kararlarımızla, sanatımızla, mizahımızla, vicdanlarımızla geldik biz bu savaşa.
Bize istediğiniz kadar ateş edin.
"Çünkü fikirler, kurşun geçirmezler."


Evet efendim.
Günaydın...
Çoook uzun bir gün olacak. :)

8 Şubat 2013 Cuma

Başlık bulamadım. "Hiç üzülme"?

"What could be more important than a little something to eat?" demiş Pooh. Evet yalnızlık çok kötü bir durum. Bazen geceleri uyuyamamana sebep olur, deli olmana. Bazen hiçbir şey yokken ağlamana, bazen bunları kimseye anlatamamana. Ama fark edersin ki onu kaybettiğinde onun için ölebileceğin, öleceğin tek bir şey vardır. Bu ne ailen, ne en iyi arkadaşın, ne de olmayan sevgilindir. Bu sağlığındır. Sağlığın da seni her zaman mutlu edebilen tek şey. Onu kaybetmeden düşün, "sağlıklıyım!" Yalnızken bile mutlu olmanı sağlar. Durup dururken nefes almaktan zevk alabilirsin mesela. Ya da dans edebilirsin hiçbir şeyi umursamadan. Evet yalnız olmak seni kimseye bağlamaz ama belki de kötü değildir? Yalnızsan, bir yere giderken haber vermen gereken tek kişi ailen olduğunu anlarsın. Bu da özgür old... Hayır ya. Yalnızlık kötü. Hemde çok. Özgürlükle avutma kendini. Ama şöyle bir düşünürsek, yalnız olmamak için birine değer verirsin ve bu kişi eninde sonunda seni üzer, ağlatır, aldatır... Aldanırsın. Her gün ağlarsın belki de?
İşte demek istediğim...
Değer mi?
Değmez.

İstediğin gibi ye, çikolata, kek, cips, dondurma...
İstediğin gibi gez, Alsancak, Bornova, Balçova... İstanbul? Belki de Paris?
İstediğini dinle, istediğini izle...
Hayatta bi' kere varsın
Hiç üzülme.

29 Ekim 2012 Pazartesi

89 YILDIR BATMAYAN GÜNEŞ; CUMHURİYET!

1919 Mayıs'ının 19. günü... 
Atam, Bandırma adlı gemisiyle gözüktü Samsun'dan.
"Bölgedeki Türk direniş topluluklarının dağıtılması" idi görevi. 
Ama o bırak dağıtmayı, kendi elleriyle kurdu örgütleri!
Duydu ki işgal edilmiş güzel İzmir, "protesto edelim!" dedi. Ve ardından 96 miting düzenlendi...
Buna karşılık çağırdılar Mustafa Kemal'i İstanbul'a, o dönmedi.
Amasya'ya gitti, "Kurtuluş Savaşı'nı başlatıyoruz!!" dedi. 

"Tek bir egemenlik var, o da milli egemenliktir. Milletin egemenliğini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
Yıl 1920, 23 Nisan günü kuruldu meclis.Atam da o meclisin başkanı seçildi.
Mustafa Kemal'in önderliğinde, tüm savaş arkadaşları, tüm askerler, tüm halk, kadını yaşlısı çocuğu demeden omuz omuza savaştılar.
Ve 1 Kasım 1922...
Türk milletinin şanlı zaferi üzerinde kaldırıldı saltanat illeti.
Vahdettin de layığıyla oldu "vatan haini"
24 Temmuz 1923, yer Lozan Üniversitesi. 
Baş rollerde; İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, SSCB, Yugoslavya ve Türkiye Büyük Millet meclisi temsilcileri...
İmzalanan Lozan Barış Antlaşması. 
Ve bu antlaşmayla birlikte, atılan yeni milletimizin temelleri!
Fakat yönetim biçimi belirlenemedi.
13 Ekim, Ankara başkent ilan edildi.

Ve...
29 Ekim 1923
Baş rolde Atatürk, ve onun çok kıymetli yakın arkadaşları. Yer, Çankaya.
"Efendiler, yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz" dedi Mustafa Kemal.

29 Ekim 1923: Önerge kabul edilmişti artık mecliste.
Ülkemizin yeni ismi: TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ
İlk Cumhurbaşkanı seçildi Mustafa Kemal.

İşte o gün, bugün. 
Türk milletinin, cumhuriyetle aydınlandığı 89. yılın sabahı bugün.
Ne kadar lekelemeye çalışılsa da, hala tertemiz bir cumhuriyet var.
Hala içimizi ısıtan o güneş.
Ve hala Atamın bizlere bıraktığı dokunulmamış emanetleri var.

29 Ekim 2012
Baş rollerde; Türk milleti!
Bu vatan birimizin, bu vatan hepimizin!
Korumak değil, YAŞAMAK GEREKLİ!

                                                                                                                        GÜL ONAT



26 Ekim 2012 Cuma

Parlayan Tek Yıldız

Ertesi günün yağmurlu olacağı bulutlu ve karanlık gecede gökyüzünde parlayan tek yıldız kadar yalnızım. Hiç gelmeyeceğini bildiğin halde sabah dek gözünü kırpmadan onu düşündüğün gecelerdeki kadar özlemiş.  Gün doğarken çıktığın yürüyüşte, havayı içine çektiğinde esen serin rüzgarı hissettiğin o andaki kadar rahatlamış. Ve yeni doğmuş bir bebeğin kopardığı feryattaki kadar yaşam dolu ama bir o kadar da çaresiz. Gök gürültüsünden korktuğunda, yanına gidip sığınacağı bir annesi olmadığından en son çareyi yorganın altında saklanmakta bulan küçük çocuk kadar yalnızım. Su kadar saf, güneşin sıcaklığı kadar samimi... Ve hiç olmadığım kadar yaşlı, aynı zamanda da bir daha hiç olamayacağım kadar gencim. 

23 Ağustos 2012 Perşembe

Kimsesiz Mektup

  Sana her baktığımda yüreğimin yanışını hissediyorum. Bazen uyumayıp mesajını beklediğim geceler oluyor. Bazense ''günaydın'' dememenle başlayan sabahları kovuyorum. Sen her gülümsediğinde bana, ben içimden yüz kere daha gülümsüyorum belki de. Artık tutamıyorum içimdeki bu kıvılcımı. Son baharın yaklaştığını gösteriyor takvimler fakat benim için menekşeler, güller, sümbüller daha yeni açıyor. Şimdi ötmeye başlıyor güzel sesli kuşlar. İnsanlar etrafımda cıvıl cıvıl sanki. Seninle konuştuğum, olduğum her dakika cennetten bir parça benim için. Sensiz geçirdiğim her saniye ise susuz bir yaz geçiren masum sokak kedisinin ölümü sessiz bekleyişi gibi. Gelmeni bekliyorum, ne kadar gelirsen gel, daha çok gelmeni istiyorum. Benimle ol, dünyada benden başka kimse sana bakmasın, seninle konuşmasın... Biliyorum ki her geçen saat bizim. Birlikte izleyelim diye her akşam batsa da güneş, her sabah bizim için tekrar doğuyor. Bazen serin oluyordur havalar belki, ama ben hissetmiyorum. Çünkü yanımda, aklımda, kalbimde, benliğimde olduğun her an, sana sarılıyorum. Bi' yaz güneşi gibi ısıtıyorsun içimi. Sıradan bir sıcaklık değil bu, kim gelirse gelsin söndüremez içindeki yangını. Seni ilk gördüğüm anı hatırlıyorum... Her nefes alışım senin için artık, bil ki kalbim her attığında seni düşünüyorum. Sadece gözlerime bak istiyorum. Doğrudan gözlerime, içime bak beni gör istiyorum. Tıpkı güneş gibi, kavga ettiğimizde bat ama sabah olduğunda yeniden doğarak beni hiç terk etme istiyorum, seni seviyorum. 

24 Haziran 2012 Pazar

Beyaz Zambaklar Türkiyesinde

İstediğiniz kadar mükemmel anayasalar yapın. Özgürlükler alanında da halka dilediğiniz kadar haklar tanıyın. Sosyalizmin veya liberalizmin sihirli gücüne dilediğiniz kadar inanın. Eğer çocuklarınız gerektiği şekilde eğitim almazlarsa, hayata bir hiç olarak atılırlarsa, yasalar ve bütün sosyal haklar var olmasına rağmen toplumsal hayat yine de sönük ve ruhsuz olacaktır. Bu nesilden gelen memurlar bencil ve uyuşuk, devlet adamları iste politik madrabaz olurlar. Milletvekilleri çıkar peşinde koşar. Okullar yeni neslin bilincini körelten ve kalbini karartan birer karanlık mağara olurlar. Basın, sokak fahişelerinin albümlerine döner. Tok veya aç olan halk kitleleri ise, kendilerine yabancı olan her şeye, özellikle varlıklı sınıfa mensup insanlara karşı nefret, kıskançlık ve intikam duygularını beslemeye başlarlar. Bizim yeni ve genç vatanımız sizden böyle şeyler beklemiyor!...
- Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Grigory Petrov

**Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Mustafa Kemal Atatürk zamanında Türkçe'ye ilk kez çevrildi. Atatürk, bu kitabı okuduğunda bu destansı başarıya tek kelimeyle hayran olmuştu. Derhal kitabın ülkedeki okulların, özellikle askeri okulların müfredatına dahil edilmesini emretti. Türk askerleri ülkelerindeki ''Yaşamı yenilemek'' için mutlaka bu kitabı okumalıydılar. O vakitler kitap o kadar çok ilgi gördü ki, Kuran-ı Kerim'den sonra en çok okunan kitap oldu. (http://www.kitapyurdu.com/)